ile

BARIŞ ÇALIŞMASI ŞİFA ÇALIŞMASIDIR

 

Lizbon istasyonundan bindiğim tren iki saat sonra Funcheira’ya vardı. Karşılamaya gelen eski model Mercedes’le yaklaşık yirmi dakikalık yolu alırken, kilometreler boyunca soyulmuş gövdeleriyle mantar-meşesi ağaçlarını görüyorum. Sonunda yolculuk bitti, hedefe ulaştım. Uluslararası bir buluşma ve çalışma için geldiğim yerin adı: TAMERA.

TAMERA NEDİR, NERDE NE YAPAR?[1]

Tamera üç kişinin kuvvetli bir niyet oluşturmasıyla başlıyor. Birincisi, II. Dünya Savaşı yıllarında Berlin’de doğmuş sosyolog ve psikolog Dieter Duhm. Ergenlik çağı gelip de Nazilerin yaptıklarını öğrendiğinde olana bitene inanmakta zorluk çekmiş, sonunda, “tamam bu olmuş ama dünyada bir daha böyle bir şey olmaz” düşüncesine geldiğinde, 68 kuşağının öğrenci liderlerinden biriyken bu kez Vietnam’da olanları görüp ne kadar yanıldığını anlamış. Böylece savaşın, batı kültürü ve değerlerinin karanlık yüzü olduğuna karar vermiş.  O günlerden sonra artık ait olduğu kültürde barınamayacağını görmüş, kendisine yapılan akademisyenlik tekliflerini geri çevirerek küresel şiddete karşı alternatif yeni bir kültür oluşturmaya adanmış bir hayata başlamış. Baskıcı yapılarda yaşayan insanların özgür bir topluluk olamayacağını, insanın düşünce kalıplarında değişiklik olmadığı sürece şiddetin bitmeyeceğini görmüş. İçimizdeki nefret ve şiddet çözülmeden sadece baskılayarak yaşamanın bizi şiddetsiz topluma ulaştırmayacağını yazmış. İnzivaya çekildiği dönemde değişik kaynaklardan ilham almış ve vizyonunu yavaş yavaş oluşturmaya başlamış.

Daha sonra bu vizyonu politik bir kavrama dönüştürmüş. Gündelik hayata dair yaşadığımız savaşlar onun başlangıç noktası olmuş: kadınlarla erkekler, çocuklarla  yetişkinler, bireyle toplum ve insanla doğa arasındaki savaşlar… Değişim tam da buradan başlamalıymış ona göre. Paradigma değişimi lafla olmaz diyerek politikasını hayata geçirmek üzere yola çıkmış.

İkincisi, 1954’de sanatçı bir ailenin kızı olarak doğan Sabine Lichtenfels. Onun meselesi de sevgi ilişkilerinde içtenlik, samimiyet, doğru sözlülükmüş. Kaybetme korkusunun ve kıskançlığın ayrılığa götürdüğü ilişkiler yerine, insanların barışı öğrenebilecekleri bir birlikte yaşam modeli keşfetmek istemiş. Sabine, ateist anne-babasını şaşırtarak ilahiyat okumayı seçiyor. Ancak eğitimi sırasında kilisenin tarihini öğrenmesi ona, Nazilerin yaptıklarına sessiz kalan anne-babasının kuşağına karşı duyduğu hayal kırıklığının aynısını yaşatıyor. Sonuçta Sabine’nin de geldiği nokta Dieter ile aynı oluyor: “Kendi içimizde değişmeden dışardaki dünyanın değişmesini bekleyemeyiz. Ve eğer savaş istemiyorsak, barış için bir vizyonumuz olmalı.”

Dieter, vizyonunu paylaşan fizikçi ve aynı zamanda müzisyen arkadaşı Charly Rainer’la boydan boya Almanya’yı dolaşmaya başlıyor. Amaç kafalarına uygun kişileri bulmak. Böylece Charly’nin ergenlik çağından beri tanıdığı Sabine’ye geliyorlar.

Bu üçlünün oluşturduğu grup hızla büyüyor ve disiplinler arası bir araştırma merkezi olarak çalışmaya başlıyor.

 

1978’de grup olarak Almanya’nın güneyinde bir çiftlikte başlayan teknolojik bazlı ve ekolojik yaklaşımlı araştırmalarda, önceleri detaylarda başlayan çatışma halleri grupta patlamalara neden olup dağılmaya kadar getiriyor onları.  Böylece; sadece iyi niyetli ve kendi konularında uzman olmalarının, topluluk olarak yaşamaları için yeterli olmadığını görüyorlar. Dünyada barış içinde yaşamı mümkün kılacak bir model oluşturmak için yola çıkmış insanların, kendi aralarında barışı sağlayamamaları, hemen her konuyu bir yana bırakıp çatışmayı yaratan en derindeki gerçeği aramaya itiyor onları. En derindeki gerçeğe inmek, insanın mahremiyet dünyasına bağlanmak yani sevgi, aşk, cinsellik, tanrıyla ilişki ve beraber yaşam konularını araştırmak anlamına geliyor. Şiddetin ne şekilde yükselmeye başladığını ve bunun kalıcı bir şekilde bitirilmesinin mümkün olup olmadığını keşfetmeye çalışıyorlar. Böylece yeni bir sosyal deney uygulamaya karar veriyorlar, kendilerini de araştırmalarının içine katıyorlar.  Bu cesareti gösteren elli kişi üç yıl boyunca ortamı ve grubu terk etmeden bu deneyi sürdürüyor. Üç yılda; inşa teknikleri, gıda, ekonomi, sanat, topluluğun karar alma süreçleri, şifa, bahçecilik, hayvanlarla ilişkiler, suyun yönetimi, aşk ve cinsellik konularında araştırma yapıyorlar.  Bu süreçte; yaptıkları hatalardan ders çıkarabilmeyi, birbirlerini gözetip ilgilenmeyi, dua edebilmeyi, kendi gerçeklerini şeffaflıkla ifade etmeyi öğreniyorlar.

1983-86 yılları arasında süren bu sosyal deney sonunda grup; istikrarlı bir topluluk kurmanın, topluluk için verimli iletişim şeklinin ve açık sözlülükle sürdürülen bir sevgi ilişkisinin bilgisini ortaya çıkarmış. Dieter Duhm, bu birikimden ve Rupert Sheldrake’nin morfojenetik alan teorisinden yola çıkarak kendi politik teorisini ortaya atmış: “Sacred Matrix (Kutsal Matriks)”. Dünyanın bir bölgesindeki küçük bir değişimin bütünü etkilediğini, bir başka deyişle yerelde yapılan barış çalışmasının küresel etkisinin olacağını nedenleriyle açıklamış.

İşte, kendi kendine yeten özerk bir yaşam modelinin, küresel bir harekete dönüşmesi tam da bu teoriye dayanıyor.

Bu deneyim sonucu elde edilen topluluk olmaya dair bilgi birikimi, farklı konulardaki uzmanlar ve küresel işbirliği ortaklarıyla beraber, küresel bir “barış araştırma projesi”nin başlamasına temel oluşturuyor.

 

Benim de katılmak için geldiğim Tamera’daki toplantıda işte bu projenin bölgelerinden gelen barış topluluklarının temsilcileri vardı. Toplantıya ayrıca, Lakota yerlileri davet edilmişti. Kuzey Dakota’da yaşayan bu yerliler, petrol boru hattının kutsal saydıkları göllerinin içinden geçirilmesine karşı 2016 sonunda Standing Rock’da barışçıl bir protesto kampı kurmuşlardı. Sosyal medyanın yardımıyla dünyaya duyurulan bu eyleme dünyanın her yanından çok sayıda destekçi katılmıştı. Tamera’nın ev sahipliği yaptığı buluşmada, birkaç ay önce Dakota’da ‘Defend the sacred – Kutsalı savunmak’ söylemiyle başlayan bu hareketin devamını nasıl sağlarız, bizim için kutsal nedir, kutsalımızı korurken eylemlerimizi şiddetsiz bir şekilde nasıl hayata geçirebiliriz soruları konuşuldu. Toplantı için yapılan çağrıda önemli bir tespit vardı:

 

Karşı olduğumuz şeyleri biliyoruz, neyi istemediğimizi biliyoruz ve protestolarımızı hep istemediklerimizi söyleyerek yapıyoruz: “ona hayır, buna hayır!” Peki ya istediklerimizi söylesek, eylemlerimiz bizim kutsalımızı, yaşam için olmazsa olmazımızı söylese, tıpkı Dakota’da yapılan gibi…Eğer yaşamın kazanmasını istiyorsak, gelecek için olumlu ortak bir amaç etrafında toplanmış küresel bir direnişe ihtiyacımız var.

 

Benim gibi gönlü barışta olan, barışı yaşadığı topraklarda ve tabii ki tüm dünyada tesis etmenin araştırmasını yapan insanlar, hem barış için çalışanları dinlemek, aktardıkları deneyimleri öğrenmek hem de topluluk oluşturma bilgileri üzerinde çalışma yapmak üzere Tamera’daydık.

 

Tekrar Tamera’nın hikâyesine dönüp kırk yılı nasıl geçirdiklerini kısaca anlatmak istiyorum. Son yıllarımda iki kez topluluk olarak yaşamaya niyet etmiş, her ikisinde de insani engellerin aşılamasının güçlüğü ile karşılaşmıştım. Bu nedenle Tamera’da yaşayan farklı kökenlere ve dillere ait 170 kişilik topluluğun bunca yıl beraber kalmayı becermesinin hikâyesi, barışın mümkün olduğunun başlı başına bir umudu benim için.

1986’da yapmış oldukları sosyal deneyin sonuçlarını paylaşan grup, bazı kilise cemaatlerinde ve bir kısım medya organında saldırı altında kalıyorlar. Haklarında karalama kampanyası başlatılıyor. Gördükleri toplumsal baskı, Almanya içinde projelerini özgürce büyütecekleri bir alan bırakmıyor onlara. Bu deneyin içinden ZEGG gibi projeler doğuyor. Bir başka proje de Sabine’nin çeşitli ülkelerde düzenlediği çöl kampları oluyor. Buradaki fikir, kumdaki basitliğin içinde hayatın temel konularına odaklanarak yeni bir başlangıç bulma alanı yaratmak. Portekiz’in Alentejo bölgesindeki kumsallardan birinde kurulan bir kamp, daha sonra aynı bölgenin iç kısımlarında Tamera adını verecekleri kalıcı yerleşim yerini bulmalarına vesile oluyor.

1995’de 134 hektar büyüklüğünde bir arazide çekirdek bir toplulukla bugünkü Tamera başlıyor. İlk günden itibaren enerji ve ekoloji alanlarında denemeler yapmak, araştırmacı ve mucitlerle ve özellikle barış inisiyatifleriyle küresel bir paylaşım ağı oluşturmayı hedefliyorlar. Daha ilk yıl başlattıkları Yaz Üniversitesi’ne 100 katılımcı geliyor. Hemen arkasından eğitim ve konferans çalışmalarını arttırıyorlar. 1999’da geçirdikleri yangında, araştırma laboratuvarlarının da olduğu ana binayı kaybediyorlar, bunun üzerine eğitim ve yaşam çadırlarda devam ediyor.

2000 yılı geldiğinde Tamera’nın yeni nesil liderlerini yetiştirmek amacıyla “Barış Eğitimi” programları devreye sokuluyor. O yıl İsrail-Filistin bölgesinde ikinci intifada başlayınca Dieter Duhm artık harekete geçmenin zamanının geldiğini düşünür. Çünkü ona göre insanlığın en önemli meseleleri bu bölgede bir araya gelerek  bir potada erimiştir, öyle ki bu bölge dünyanın akupunktur noktası gibidir. Orta-Doğu’da gerçekleşecek olan barış, diğer bölgelerde de barışı mümkün kılar. Böylece Tameralıların bölgeye seyahatleri başlar. Kurulan barış kamplarında her iki taraftan katılımla çatışmanın farklı cepheleri derinden dinlenir, duyulur. Katılımcılar “Düşman olmayı reddediyoruz” isimli bir oyun hazırlarlar. Oyun Almanya, İsviçre ve Avusturya’da sonra da İsrail-Filistin’de oynanır ve epey ses getirir. Yıllar içinde İsrail, Filistin ve diğer ülkelerden barışa gönül vermiş kişiler Tamera’da eğitime tabi tutulurlar ve “Orta-Doğu Barış Araştırmaları Köyü” fikri ortaya çıkar.

Bugün dünyanın pek çok kıtasındaki kriz bölgelerinde kurulmuş barış topluluklarıyla yürüttüğü ortak çalışmalara Tamera, hem eğitim hem de teknoloji aktarımıyla katkı sağlıyor. Çünkü kendine yeten topluluk olabilmenin yolu, basit ve pahalı olmayan teknolojiyi kullanabilmekten geçiyor. Bu alanda; güneş enerjisini fotovoltaik sistem olmadan kullanmayı, yağmur suyunu göletler şeklinde tutarak yönetmeyi dolayısıyla ekosistemi yeniden canlandırmayı, permakültür bahçeleri oluşturmayı, yakıt ve gübre amaçlı biyogaz kullanmayı bilgi ve uygulama imkanı olarak diğer topluluklara açmış durumdalar. Bu sebeple de son yıllarda yaz üniversitelerine olan ilgi epey artmış. Aslında topluluk olma üzerine aktardıkları deneyimlerin en önemli parçasını “Küresel Sevgi Okulu (Global Love School)” oluşturuyor. Dieter Duhm 2015 yılında yayınlanan son kitabı, “Terra Nova, Global Revolution and The Healing of Love” için, kırk yıllık tecrübeden damıttığı politik teorisinin geldiği son nokta olduğunu söylüyor. Dieter, “Tamera” projesininin özünde, güven ve merhamete dayalı yeni bir insanlığın geliştirilmesinin ve bu insanlığın sürdürülebileceği bir yaşam modelinin yaratılmasının yatmakta olduğunu dile getiriyor.

Pek çok topluluk yaşamı dağılmışken Tameralıların kırk yıldır büyümelerinin sebebi nedir, derseniz. Buna verdikleri cevap; spiritüellikle harmanlanmış politik ve ekolojik kuvvetli bir vizyona sahip oldukları, haftanın beş günü günde iki saat forum tekniğini kullanarak topluluk olmaya dair samimi bir çaba gösterdikleri ve nihayetinde korkudan, kıskançlıktan, yalandan ve mülkiyet zihniyetinden özgürleşmiş güven temelli kadın-erkek ilişki modelini araştırdıkları bağlamında oluyor.

 

TOPLANTIDAN BANA KALAN UMUT OLDU

Şimdi Tamera’yı tanıtan bu giriş hikâyesinden sonra on günlük toplantıdan izlenimlerimi paylaşayım.

Kayıt işlemlerini bitirenleri küçük gruplar halinde konaklama, eğitim, toplantı ve kültür merkezi binalarının tanıtıldığı rehberli bir tura çıkartıyorlar. Tamera’da yaşayan topluluk üyelerinden biri tur rehberimiz ve topluluğun temel yaşam ilkeleriyle dikkat etmemiz gereken şeylerin bilgilerini bizle paylaşıyor. Önümüzdeki on gün boyunca kullanacağımız yaşam alanlarımızı hızla öğrenmeye çalışıyoruz. Ben yurtta yer ayırttığım için yurttaki kadın yatakhanesine yerleşiyorum. Çadırlarıyla gelenler çadırlarını kurmak üzere gösterilen alana yollanıyorlar. Tuvalet ve duş binaları yatakhaneye yakın bir mesafede. Tuvaletler kuru kompost modelinde ve hiç koku yok, yani çok başarılı yapılmış ve kullanırken bizler de kapakları kapalı tutmayı ihmal etmiyoruz. Duşlar kabinsiz inşa edilmiş, bu, bedenimizle olan ilişkimiz üzerinde büyük farkındalık yaratıyor. Kayıt sırasında elime verdikleri kağıtta çalışmalarımı yapacağım küçük grubumun adı, “Topluluk (Community)” olarak belirtilmiş. Diğer grupların isimleri: “Aktivistler” ve “Kutsalı korumak için çalışma grubu”. Rehberden öğrendiğimize göre, küçük grup çalışmaları yatakhanenin alt katındaki odalarda yapılacak.

Akşam yemeği sonrası açılış konuşması için AULA isimli saman balyasından inşa edilmiş büyük binaya gideceğiz. Yemekler ise yatakhane ve çalışma odalarımızın bulunduğu binanın bahçesinde yeniyor. Mutfaktan tekerlekli arabalarla çekilerek getirilen yiyecekler açık büfe usulü dağıtılıyor. Yemek alma kuyruğuna girmeden önce yemeği hazırlayan ekip bizleri çember olmaya çağırıyor. Şükran çemberi bu. Sonra yiyecekleri ne şekilde sunacaklarını anlatıyorlar. Yiyecekler, 4-5 kişilik miktarlarda servis ediliyor. Yemek alma kuyruğunda beraber yemek yemek üzere bir araya gelip küçük bir topluluk oluşturalım istiyorlar. Topluluk gibi yaşamaya, yani birbirimizi gözetmeye, birbirimize hizmet etmeye başlayalım istiyorlar. Kuyruk olurken hemen birileriyle tanışıp beraber yemeye karar veriyoruz. Oluşturduğumuz küçük grubumuzdan biri gidip bir masa ayarlıyor, diğeri tepsiye tabaklarla çatal-bıçakları doldurup masaya gidiyor, geri kalanlar aldıkları yemeklerle masaya gelip bir güzel masayı donatıyorlar. Boşalan tepsileri biri iadeye götürürken, başkası filtre edilmiş suyun aktığı musluktan bardaklara su doldurmaya gidiyor. Böylece her masada farklı ülkelerden ve kültürlerden gelmiş insanlar birbirlerine hikâyelerini anlata anlata keyifle vegan gıdaları yiyorlar. Yemek sırasında masalar arasında dolaşan bir mutfak görevlisi bulaşık için gönüllü bir ekip çağrısında bulunuyor, hemen birkaç gönüllü el kaldırıyor. Sonra bir başkası, ertesi sabah erkenden bahçeden yiyecek hasadı yapacak gönüllü arayışıyla geliyor, onun da gönüllüleri bulunuyor. On gün boyunca her öğün bu şekilde devam etti ve her yemekte başkalarıyla birlikte olma şansımız oldu. Bir akşam bulaşıkhanede çalışmaya ben de gönüllü oldum. Müthiş bir deneyimdi.

Bütün bu uygulamalar tabii ki topluluk yaşamının en temel hallerini deneyimlememiz içindi. Ayrıca benim kırk kişilik küçük çalışma grubumda da her gün en az iki saat topluluk olma hallerini pekiştirici çalışmalar yaptık, bu konuda kullandıkları “forum” tekniğini deneyimledik.

Aynı vizyona sahip kalabalık bir grubu kısa zamanda bir topluluk haline getirmeyi sağlayan çeşitli araçlar kullandılar. Bunlardan biri de toplantının beşinci gününde yer alan eylemimizdi. Havadan çekilen fotoğraf ve video ile politik-sanat eylemi düzenleyen sanatçı John Quigley tarafından hazırlanan bir resmi oluşturacaktık. Portekiz sahillerinde petrol aranma kararını engelleyebilmek için, “Petrole Hayır, Geleceğe Evet” ve “Kutsalı Savun” mesajlarını bedenlerimizle Odeceixe kumsalında yazacaktık. Eylem günü ayrıca anlamlı mesaj veren bir dans gösterisi de yapacaktık. Bundan altı yıl önce, dünyada kadınlara uygulanan şiddete dikkat çekmek için başlatılan “One billon rising” hareketinin dansını, bu kez toprak anaya gösterilen şiddet için yapacaktık eylem günü. Bu dansın provası için her sabah 7.30’da kültür merkezinde buluştum bir çoklarıyla. Yine öğlen aralarında, söyleyecek sözü olanların “açık alan” tekniğiyle davet ettikleri alanlarda düzenledikleri küçük toplantılara katıldım.

Grubun tümü olarak katıldığımız AULA’daki geniş katılımlı toplantılarda ve panellerde her birimizin kendi ülkesinde şikayetçi olduğu doğayı ve insanı yok etme çalışmalarının aslında dünyanın her yerinde uygulanmakta olduğunu, olayların içinde yaşayan insanların ağzından duyduk. Çok ağır acı enerjileri çöktü üzerimize ve her seferinde kalplerimizi daha da derin açarak duyduklarımızı şifalandırmayı bildik. On gün boyunca spiritüel çalışmalar zihinsel çalışmalara eşlik etti. Zaman zaman gün doğumu, gün batımı ve dolunayın karşılanması sırasında yapılan kısa meditasyonlar, daha on yıl önce çölleşme tehlikesi yaşayan bölgede yağmur suyunun tutulup doğru yönetilmesi sonucu geri gelen bereket ve bolluğu hissetmemizi sağlayan meyve ağaçları arasından yapılan gölet çevresi yürüyüşü, küçük ya da büyük grup çalışmalarına başlarken ateşe ve suya şükranla ve bir niyetle yakılan mum, her daim bağlantıda kalmamızı sağlıyordu. Toprak anaya, suya, ateşe, güneşin ve ayın gücüne bağlıydık. Büyük bir kutsallık içinde yaşıyorduk. Dünyanın her köşesinden gelmiştik. Farklı dinlere, farklı etnik kökenlere, farklı renklere, farklı dillere sahiptik. Hâlâ sıcak olan çatışma alanlarından gelen İsrailliler ve Filistinliler vardı, Kolombiyalılar vardı. İçimizden bizi birleştiren gücün ortaya çıkmasına izin verdik, kalplerimizi açıp dinledik, kendimizi ifade ederken de yine kalpten konuştuk, önyargılarımız eridi, göz yaşları döktük, birbirimize sıkıca sarıldık. Aynı organizmanın farklı organıydık ve aynı şeyi istiyorduk: savaşın olmadığı, rekabet ve şiddetin sonlandığı, yaşamın kutsallığını yeniden fark ettiğimiz ve bu kutsallığı her yerde ve her koşulda savunduğumuz güvene dayalı bir dünyada yaşamak.

Çatışma alanları içinden gelen, uyuşturucu ve şiddetin hakim sürdüğü bölgelerden gelen, ya da toprakları işgal edildiği için mülteci olarak yaşayanların bütün bu ağır şartlara rağmen yarattıkları şiddetsiz barış köylerini dinledik bir de. Tamera’nın gençlik kampına katılan gençlerin dünya için düşündüklerini dinledik, hazırladıkları oyun ve müzik çalışmalarını izledik. İçimiz umut doldu. Dieter Duhm’un politik teorisi bu çalışmaların hızla yayılacağını müjdeliyordu ki, ben de bütün kalbimle buna inanarak çıktım Tamera’dan.

Başka bir dünya yükseliyor ve artık görünür olmaya da başlamış durumda. Korkularımızı şifalandırdıkça sevginin dünyasında yaşamaya başlıyoruz.

 

Size bir davet çıkarıyorum, DEFEND THE SACRED (Kutsalı Savunmak) buluşmasının panel ve konuşmalarının videolarını izleyin[2]. Tamera’nın su tutma(water retention) çalışmalarının belgesel tadındaki videosunu izleyin[3], kutsalı korumanın tadını hissedin.

Ana akım medyanın ve toplumu çevirmiş tüm bilgi kaynaklarının korkuyu büyüten çabalarına karşın sevginin getirdiği barışı ve umudu görün, hissedin. Ben o umudu ete kemiğe bürünmüş haliyle gördüm.

Dünyanın her yerinde barışa adanmış hayatların oluşturdukları barış adalarının zincirleme reaksiyonla nasıl büyük kıtalara dönüşmek üzere olduğunu görün. Ben gördüm, parçalananın içinden yeni doğmuş olanı kucağıma alıp sağa sola salındım. O güzelliğin hızla büyümesi için bana düşense KUTSALI SAVUNMAYA DEVAM etmek.

 

BİTİRİRKEN

Martin’in kapanış konuşmasında söylediği cümleyle bitirmek istiyorum:

“Bizi bir krizden diğerine sokan tekrar eden travmalarımızın altında yatan geçmişten bugüne taşıdığımız yaralarımızı iyileştirmek için, dünyaya barışı getirecek çalışmalardan başka yol olmadığı aşikâr. Dolayısıyla barış çalışması, şifa çalışmasıdır.”

 

 

 

 

*Bu yazıyı hazırlarken Tamera’daki deneyimlerini benimle paylaşan ve Tamera’ya gitmemdeki teşvik sebebim Filiz Telek’e teşekkürlerimle…Ayrıca toplantıya katılan Türkiye’li genç arkadaşım Buket Atlı’ya da oradaki varlığı için şükran.

[1] Tamera’nın hikayesi için faydalandığım kaynaklar: Leila Dregger, Tamera – A Model for the Future, Verlag Meiga, 2015, S.128-135 ve Dieter Duhm, Terra Nova – Global Revolution and the Healing of Love, 2015

[2] https://www.youtube.com/channel/UCe8-23wgIRspP8paQif-6Vg

[3] https://www.youtube.com/watch?v=4hF2QL0D5ww

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailFacebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.