ile

Bozcaada Sonbaharı

En yüksek yeri 192 metre, varıp gerisini siz düşünün. Kafası büyücek zayıf birinin, su üzerine uzanmış halini andırıyor. İskeleden ona doğru bakıyorum, kafası kuzeyde, ayakları güneyde. Gün batıyor. Giderek alçalan güneş, onun arkasına saklanıp görünmez oluyor. Ortalık şarap rengine kesiyor. An geliyor gökyüzü, o ve deniz hep bir renk oluyor.

Feribotta ona doğru ilerliyorum. Mevsimlerden sonbahar. Artık kalabalık kalmamış, her şey tam benim istediğim ayarda; insanı az, doğası fazla. Aklımda, Dimitri Kakmioğlu’nun “Anayurt” kitabındaki satırlar. Kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum. Doğduğum adayı ve ülkeyi acılı bir şekilde terk etmek zorunda kalsaydım ve yıllar sonra onu görmeye gelseydim, yaklaşırken neler hissederdim. Olmuyor, o travmayı yaşamamış biri olarak onu yeterince anlayamıyorum.

Bir yeri tanımak istediğimde, orada uzun süreli kalmam gerektiğini biliyorum artık. Bu kez, günlük yaşamına karışmak, insanlarıyla tanışmak, geçmişiyle geleceğini anlamak için üç aylığına Bozcaada’dayım. Köpeğim Bozo’yla beraber bağlar bahçeler bölümünde bir pansiyona yerleştim. Hüznün mevsiminde, hüzün mirası taşıyan bu küçücük adayı hissetmek istiyorum. El değiştirme olgusunun hâlâ devam ettiği bu mekânı merak ediyorum.

Adada yaşamak farklı bir duygu. İstedin mi çıkıp gidemeyeceğin bir mekân. Feribotun kış nedeniyle azaltılmış seferlerinden başka çıkış yolu yok. O da, Egenin hoyrat rüzgârlarından izin alınabilirse tabi.

Pansiyonun önü arkası Çavuş bağları, bağ bozumu yapılalı çok olmuş. Bağlar sonbahar renklerine bürünmüş. Kış uykusuna yatmadan önce topraklar sürülüyor. Kimileri, bahardaki budama öncesi temizlikleri şimdiden yapıyor. Ben de yeni tanıştığım bağ sahiplerine yardım ediyorum. Bana, geçen senenin ev şaraplarından ikram ediyorlar. Zaten burada kime gitsem, likör ikram eder gibi ev şarabı ve ev peyniri sunuyor.

Sonbahar, turist mevsiminin bitip adanın adalılara kaldığı mevsim. Merkezin dar sokaklarında ne bir masa ne de sandalye kalmış. Yazın dolup taşan pansiyon evlerinin kepenkleri kapanmış, aynen doğa gibi kış uykusuna yatmaya hazırlanmış. Cumbalardaki çiçeklerle ev önlerindeki sarmaşıklar, kalan son yapraklarını rüzgâra hediye edip, yolluyorlar.

Bugün rüzgâr 65 km. hıza ulaştı. Ayakta durmak zor. Kuzey doğudan esiyor yine. Adada bu hoyratlığa dayanacak babayiğit ağaç pek çıkmadığı için, bitkiler hep kısa boylu. Bir iki noktada oluşmuş koru şeklinde çamlıklar var, gerisi bağ ve çalı bitkisi. Otuz beş ile kırk kilometre esen rüzgâr ada için normal sayılıyor. Ben serseme dönüyorum. Rüzgârın bu adayı neden dövdüğünü anlamıyorum. Üzümün, o güzel şaraba dönüşmesi için böylesi bir hoyratlığa ihtiyacı olabilir mi? Cevabı kırmızı şaraplarda arıyorum. Her evinki başka güzel olan şarapta, ada tarihinin hüznünü yudumluyorum.

Bir zamanlar adanın sakini Rum’ların diktiği goble tipi bağları devralanlar, şimdilerde yeni kullanıcılara devretmeye başlamışlar. Yenilerse, adaya has üzümlerin değerli olmadığını düşündüklerinden, onları, dünyanın marka üzümleriyle değiştiriyorlar. Nenemden yaşlı bağ kütükleri sökülüp sobalarda yakılırken, yerine Toskana’yı aratmayacak bağ düzenekleri kuruluyor.

Son on yılda değişen, sadece bağ düzenleri değil, adaya bir de, her an havalanmak üzere inmiş uzay gemisi kılıklı rüzgâr tribünleri yerleşmiş. Aslında “Anayurt” kitabında okumuştum bu “uzay gemisi” tanımını. Gün batımının en güzel izlendiği Polente Fenerine yürüdüğümde, insanı ikileme düşüren bu modern yel değirmenleriyle zihnimde savaştım bir süre. Tamam, sürdürülebilir enerji, doğal enerji ama burada nasıl, niçin, kim, neden? Neden bu kadar enerjiye ihtiyacımız var. Daha fazla büyümek istiyor muyuz? Eğer büyümek istemeseydik, yirmi sene önce yemeklerimi yediğim Koreli meyhanesi bu boyuta gelmezdi. Ayazma plajına tesisler kurulmazdı. Merkezdeki binalarla yetinilmeyip, beton bloklar kırsala taşınmazdı.

İnsanın kendine “dur, yeter artık” dediği ütopya yeri aramak üzere, hüzünle adadan ayrılmadan önce, Çınaraltı kahvede güneşte oturmuş adaçayımı yudumluyorum. Çevrede hep tanış insanlar. Küçük yerlerde hemen kuruluveren o tanışıklık hallerinin yarattığı sıcaklık, güneşe yardımcı oluyor.

(Martı Dergisi’nin Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştır)

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailFacebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.