ile

Mahallede Yaşamak

Yan yana iki arabanın geçemeyeceği kadar dar, Arnavut kaldırımı döşeli sokaklarıyla, iki katlı binalarıyla küçük bir mahalle. Yakın ilişkiler ağı. Mahremiyet alanlarının neredeyse kalmadığı bir yaşam modeli. Binaların bitişik nizam ve yola sıfır yerleştiği, ev içindeki konuşmaların sokaktan, sokaktakilerin evden duyulduğu duvarsız yaşamlar.

Mahalle yaşamının sunduğu bu duvarsızlık hâli, giderek çevreye karşı duyarsızlık haline dönüşüyor. İnsanların kendilerini ifade etmek konusunda hiçbir çekinceleri kalmıyor. Öfkelerin ertelenip, uygun bir zamanda ve yerde hesaplaşılma şansı olmadığından, ulu orta dökülen duyguların içinde gidiyor yaşam, mahallede.

Adanın misafirleri büyük şehrin insanları. Kulelerde kutular içinde yaşayanlar mahalleye girer girmez bayılıyor, her şey o kadar farklı ki, o kadar sıcak ki. İnsanlar güler yüzlü, sevecenlikle bakıyor, mutlu çehrelerinden yayılan pozitiflikle gelenleri ağırlıyor. Burada yaşayanlarda, birikmiş olumsuz duyguların yükleri, bu yüklerin neden olduğu olumsuz ruh halleri yok. Maskeler arkasından bakanlar yok. Burada her şey elle tutulur sahicilikte.

Aynen havanın, suyun, denizin temiz olması gibi kirlenmemiş insanların yurdu bu mahalleler.

Binaların çok azında minik avlular ya da bahçeler var. Ama ille de hepsinin kapısında bir sarmaşık, pencere içlerinde saksı çiçekleri. Sokakların renk cümbüşü ilkbaharla beraber başlıyor. Baharla beraber sadece çiçekler değil kapı ve pencere önüne çıkanlar, insanlar da çıkıyor. Binalarının giriş merdivenlerine yerleşiyor, duruma göre sebzesini ayıklıyor, reçelliklerini soyuyor, dikişini nakışını yapıyor, ama ille de karşı komşusuyla, yanında ya da çaprazında yaşayanlarla sohbet ediyor. Yoldan geçene el ediyor, hal hatır soruyor. Tabi ki herkes herkesi tanıyor. Mahalle yaşamında herkes günü gününe bütün bilgilere sahip, gece nasıl uyunamadı, kimin neresi ağarıyor, kimler bugün gelecek, ne yemekler pişecek, çocukların yaptıkları, kocaların tuhaflıkları, belediyenin çöp toplama konusundaki yavaşlığı, adaya gelen misafirlerin yarattığı trafik ve kirlilik üzerine sohbet, dertleşme sürüp gidiyor. Sık sık kapı önleri yıkanıp, süpürülüyor.

Her şey büyük şehir insanı için inanılmaz güzel, ilginç, hatta rüya gibi.

Fotoğraf çekmek üzere mahalle sokaklarında gezenler, her evin renkli kapısına, örgü perdeli penceresine, çiçekli merdivenlerine hayranlıkla takılıp kalıyor. Sanki bir “mahalle müzesi” gezer gibiler.

Müzenin dar sokaklarındaki küçük binaların küçük odalarında kalmaya geliyorlar. Belki de hayatlarında böylesi küçük mekânlar hiç olmadı, olmayacak da ama burası, bir masal unsurunun parçalarıymışçasına yaşandığından, keyifle gelip kalıyorlar. Geçici süreliğine de olsa sıcak insani iletişime kendilerini açıyorlar. Mesela yoldan geçen reçelci teyzenin verdiği selamı alıyor, karşı komşunun afiyet olsun dileğini kabul ediyor, nereden gelip nereye gittiğine dair sorulan soruların arkasında art niyet aramıyor.

Bu müzedeki her şeyi seviyor, aslında böyle kalsın istiyor ama farkında olmadan değişmesine sebep oluyor -da, o bunu bilmiyor-. Bilmediği için de her gelişinde değişikliği görüp şaşıp kalıyor.

(Martı Dergisi’nin Ocak 2013 sayısında yayınlanmıştır)

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailFacebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.