5. HAYATIMDAN ÇIKIŞI BÖYLE Mİ OLMALIYDI?
Yeni yıla girerken yazdığım yazımda;
“Çemberlerimizi tek tek ele alıp, nereden ve ne zaman bizim dünyamıza girdiğine bakalım. Gerekli mi, kalsın mı? Yoksa artık hiçbir işe yaramayan bir inanışın artığı mı? İçinde kalmak hoşuma gidiyor mu? Çünkü bazen farkında olmadan işbirliği halinde olabiliyoruz, yapamadıklarımız için bahanemiz oluyorlar. Daha fazla bu bahanelere ihtiyacımız var mı?
Belki de artık kalmamıştır, koltuk değnekleri olmadan da yürümek, çemberlerin daraltmadığı yüreğimize dolu dolu havayı çekmek nasıl olurdu?
Bu yılın başı bunu düşünelim. Bir adım atıp çemberin dışına çıkalım, durduğumuz yeri değiştirelim, yeni bir yerden, yeni duruşumuzla eskiye bakalım. Bakalım nasıl görünüyormuş?” demiştim.
Sizi bilmem ama ben kendime çizdiğim en büyük ve en kalın çemberin adeta dışına savruldum. Hem de öyle bir salvo ile savruldum ki sanırım hiçbir zaman tam olarak anlamlandıramayacağım bir değişim fırsatı yaşadım.
Evet bu bir fırsat, her iki yönde de kullanabileceğim bir fırsat.
Benim seçimim özgürlük yolunda olacak.
Kitabımı okuyanlar bilecektir; benim kendi kendime çizdiğim, kendimi içine hapsettiğim en belirgin çemberim evim “Masal Evi” idi. Onu inşa ettiğim andan itibaren aramızda kurulan “ruhdaşlık” ilişkisi ondan uzak kalmamı engelliyordu. Onu yaparken girdiğim borçlar yıllar içinde azalmıyor, katlanarak çoğalıyordu. Bu çember beni sıkıyor, giderek boğuyordu. Onu satma fikri baştan beri aklımdan geçiyor ama bir türlü satış gerçekleşemiyordu. Bir şeyi çok isterseniz olur. Acaba ben yeterince satmak istemiyor muydum? İstediğim, ama çok istediğim şey; maddi kaygıdan uzak sadece yazarak, okuyarak ve gezerek yaşamaktı. Bunu uzun yıllardır istiyor ama çemberden çıkışı beceremiyordum. Dışarı çıkmak için nasıl bir adım atmam gerektiğini bulamamıştım. Yeni yılla beraber bu çok istediğim durum bana adeta bir tepsi içinde sunuldu.
Herhalde çok bilincinde olmadan da olsa bu kez çemberden çıkmak için bir adım atmayı becermiştim. Ben adımı atınca da istediğim hiç aklıma gelmeyecek bir yoldan gerçekleşmişti.
“Ruhdaşım” hayatımdan çıkıp gitti. Çıkıp giderken de hiç düşünülmeyecek bir yolu izledi. Beni, bir anda her şeyi yitik hale gelmiş bir insan olarak bırakarak gitti. Ardında bıraktığı hediye; özgürlüğümdü. Çok büyük bir özgürlük.
Maddi ve manevi anlamda sunulmuş olan bu özgürlüğü birden bire anlamak/algılamak mümkün olmadı doğrusu. Daha doğrusu olanı anlamak/anlamlandırmak birden bire mümkün olmadı.
“İnsanoğlunun başına her şey gelebilir bu dünyada” dedim. Tevekkülle karşılamaya çalıştım. “Yeni bir hayat kurulmalıymış demek ki” dedim. İlk günler, ne dediğimi çok da bilmeden geçerken, buna benzer daha pek çok şey söylemiş olmalıyım. Beni dinleyenlerin tepkilerinden “normal insan” davranış seçimlerini yine yapamadığımı anlıyordum. Beklenen söz ve tutumlarım olamıyordu.
“Gerekenleri” yapmayı seçmiştim o ilk günlerin şaşırtıcı havasında. Varlığımı devam ettirebilmem için sanki bir şeylere sarılmak zorundaydım. Bunlar hayatın fizikken var olan ipleri olmalıydı. Ruhsallığa dair yaklaşımlar o günleri daha da uçuk hale getiriyordu.
Ben de fiziki ortamın içinde verilmiş sözümün ardına düştüm.
Her ne olursa olsun verilmiş sözümden dönmem. “Her ne olursa olsun” dedim dikkatinizi çekerim. Bu, aklımıza gelebileceklerin hiç biri olmasa bile dönmem.
Söz ağızdan çıkmışsa bir kez, bu söz kendime verilmiş bir söz haline dönüşüyor. Sözü verdiğim kişi/kurumdan ziyade, bizzat kendim sözümün arkasını kovalıyorum. Giderek bu çok sıkı bir kovalamacıya dönüşüyor. Adeta göz açtırmadan takip durumunda buluyorum kendi kendimi.
Örneğin bu söz bir şeyi bitirmek olsun. O zaman benim yaşamım, ölümüne bitirmek için yaşamaya dönüşüyor.
İşte aynen böyle yaşadım yangının ardından. Verilmiş sözüme sığınarak yaşadım.
Şimdi, o inanılmaz olayın üzerinden tam üç ayın geçtiği bugün, verilmiş sözümü tuttuğum bugün, ardıma dönüp baktığımda, “var olma meselesi” olarak görüyorum bu yaptığımı.
Her şeyin yanarak hayatınızdan çıkmasının ardından belki de “eskiye” dair yapabileceğiniz tek şey “verilmiş sözünüzün ardına düşmek” olabilir.
En azından ben böyle görmüşüm ve sözüme yapışmışım. Yaşama yeniden bir yerinden yapışabilmek adına bu davranışı seçtiğimi düşünüyorum.
Ancak bu seçimim, yolun yarısına gelmeden tökezletmeye başladı beni. Hayatımdaki her şey külliyen değişmişken, benim tutup da eskiye dair bir söze yapışmam, olanı biteni algılayamadığımın bir görüntüsü olarak üzerime çökmeye başladı.
Bu çöküşü fark eder etmez, içinde bulunduğum durumun derhal dışına çıkmam için gerekeni yaptım. Yaptım yapmasına da yine de verilmiş sözümü çok çiğneyemedim. En azından en önemli bölümünü tamamlayana kadar bulunduğum durumun içinde kaldım. Neden? Hâlâ “kendimi”, “verdiğim söz” sandığım için herhalde. Beni ben yapan karakter yapımı gözden geçirmek için, kendime uzaktan bakabilmek için tekrar yazmaya ihtiyacım var. İşte bunun için de çalışmadığım zamanlarda olmam lazım. Çünkü çalışırken kendi içime dönüp bakamadığım kesin.