6. ONU GÖRMEYE GİDEBİLDİĞİM GÜN

25 Haziran 2009

 

Sonunda gittim. M.’nin ısrarcı, taviz vermeyen ama destek çıkan duruşuyla gidebilmeyi becerdim. “O”nu yanmış haliyle görmek, onca geçen zamandan sonra ona bakabilmek, içinde dolaşabilmek ben de nasıl bir yansıma bulacaktı emin değildim. Korkuyordum. Dağılıp parçalara ayrılmaktan korkuyordum. Bu korkuydu beni gitmekten alıkoyan. Gidemedikçe de hiç gidemez oluyordum.

 

Nasıl olacaktı? Yapmam gerekenleri nasıl yapacaktım? Gidemezsem nasıl halledecektim? Üzerimdeki duygusal baskı giderek artıyordu.

Eğer orası yangının ürkütücü görüntülerinden temizlenirse o zaman gitmek daha kolaylaşır sanıyordum.

Temizleme işini kendiliğinden üstlenen muhtar bir türlü işi gerçekleştirmiyor, akıl almaz bahanelerle erteleyip duruyordu. Yağmurların bitip sıcakların başlamasıyla bitkilerin sulanması gündeme geldi. Sulama sistemini hayata geçirip en azından bazı bitkileri kurtarma ve yaşatma şansı bulabilirdim. Bu işi de uzaktan kumanda ile yapacağımı düşündüm. Sistemin kurucusunu arayıp benden bağımsız işi kotarmasını istedim. Keşfe gidip bana gerekenleri bildirmesi bayağı bir zaman aldı, fiyat çıkarıp bildirmesi ise bir türlü gerçekleşemedi. Önceliği olan iki işi verdiğim kişiler, her nasılsa işi yapamaz hale gelmişlerdi alenen.

Sanki bütün oklar beni gösteriyordu. Bir takım güçler benim kalkıp oraya gitmemi, “O’nunla” yüzleşmemi ve sonrada ona karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmemi istiyorlardı.

 

İşlerin halledilememiş olması, benim oraya gidemiyor olmam kocaman bir yük gibi üstümde baskı oluşturdu. Bütün bunlar böylesine beklerken biryandan oturup gezilerimi planlayamıyordum. Detaylı düşünüp pek çok organizasyon yapmak gerekiyordu. Benimse bu detayla uğraşacak takatim yoktu. Her şeyden ama her şeyden vazgeçme noktasına gelmiştim. Ne gezi istiyordum ne başka bir şey. Sadece yatmak, uyumak ihtiyacındaydım. Yapılacaklar listesinden kaçmak istiyordum. Sanki o zaman o liste buharlaşıp yok olacaktı, ben de kurtulacaktım.

 

Masal Evi giderken bana armağanlar bırakmıştı ben de en azından onun ve benim yaşadığım toprağa ve bu toprağın yerleşimcilerine karşı sorumlu davranıp yapmam gerekenleri yapabilseydim. Bu gücü taşıdığımı biliyorum. Ama gücümün içimin hangi dönemecinde kıvrılıp kaldığını bulamadığım için kullanamıyorum. Işığı unutmak olsa gerek bu. Kendini bir hiç gibi görmek. Egonun bir kandırmacısı.

 

Sabah 9:03 da okulun oradaki durakta buluştuk M. ile. Biraz erken geldiğini, zamanı değerlendirmek için çıkıp Masal Evi’ne baktığını söyledi. Sonra köyde dolaşmış yarım saat. Gergin bir şekilde sigara içiyordu. Ben de çok gergin uyanmıştım. Midem burkulmaya başlamıştı uyanır uyanmaz. Yataktan zor kalkmıştım. Dün başladığım ant-i depresanı almak için bir dilim ekmekle kahvaltı ettim. Migrenim tutacakmış gibi hissettim, iki hap da onun için yuttum. Buluşma saatim yaklaştıkça daha geriliyordum, bir yandan da bir an önce gidip görüp, çektiğim ıstırabı bitireyim istiyordum. Buluşma noktasında ikimizde gergindik hülasa. Uzatmadan arabasına binmemi istedi benden, kahveleri termosta hazır etmişti, açılır kapanır koltuklar da getirmişti. Orada zaman geçirecek, duygusal olarak yaşanacak ne varsa yaşayacaktık. Dün gece alınan karar buydu. Bu yüzleşme cesaret istiyordu ama o da ben de kendi göbeğini kesen insanlardan olduğumuz için bu cesareti gösterebileceğimizi biliyorduk. Kendimize güveniyorduk. Ara sıra dağılma kaygısı gelip geçiyordu gözlerimizden ama dip yekûnda toparlanmanın gerçekleşeceğini de biliyorduk. Birbirimizi de iyi tanıyorduk sanırım. Ben, onun benim yanımda dimdik sağlam durabileceğini biliyordum o da, benim, korktuğum kadar kötü bir duruma düşmeyeceğime emindi.

 

Melekler hep yardım ediyor, araba ile yaklaşırken köyün bekçisi Mustafa’nın su depomdan inen hat üzerinde kazı yaptığını gördüm. M. bahçeye girmeden yukarda arabayı durdurdu. Yürüyerek girmeyi düşünmüştü herhalde. Nedenini soramadan arabadan inip bekçiye doğru yürüdüm. O da bana kalbinin ne kadar temiz olduğunu söylemeye başladı. Beni aramayı düşünmüşmüş. Arayıp su borularının yerlerini göstermemi isteyecekmiş. Telekom’cular çalışırken su borusunu patlatmışlar. Patlayan boru benimiymiş, kiminmiş?

Melekler benim bu duygusal yüzleşme gezimi yumuşatmak adına girişe teknik bir sorun ve çözüm üretme gibi zihinsel çalışma koydular sanki. Sonunda borular konusunda bekçiyi kazım işlemiyle baş başa bırakıp, bahçeye çoktan inmiş olan M.’nin arkasından yokuştan inmeye başladım.

Muhtar temizlik işine başladığını, devamının da bu hafta sonuna tamamlanacağını söylemişti son konuşmamızda. Gerçekten de evin sırtında ve güney cephesinde bahçeye düşen saçak parçalarıyla salonun bütün zemini temizletmiş, doğramalar gibi yanıp kararmış ahşap üniteleri söküp çıkarttırmış, bunları da daha önce açtırdığı çukura döktürtmüştü. Bu başlayan toparlama işi yazık ki olayın duruşuna bir hafifleme getirememişti. Belki de ben, temizlikten sonra her şeyin daha kolay olacağı konusunda kendimi kandırıyordum.

 

M. koltukları odunluğun önüne, çamın gölgesine koymuştu. Yanmış Masal Evi’e karşı termostan kahve koyup içtik. Getirdiği keki yedik. Kahvaltı etmeyi planlamıştık. M.’ye göre böylesi yumuşak yaşanacaktı bu yüzleşme. Ama izlediğimiz şey ben de “hayatta her şeyin ne kadar boş olduğu” fikrini gündeme getirdiği, M.’nin de bunu kesinlikle kabul etmediği bir noktaya soktu bizi. Mutsuz bir durumdaydık. M. Kızgındı, bense hüzünlü. Yediğim boğazımdan kahvenin marifetiyle zorla geçti gitti.  Artık oturmak zordu.

Açılan çukura bakmaya gittim ilkin. M. de yanımda. Sonra eskiden çimenlik olan bölgeden dolaşarak alt odaya girdik. Sevindirici iki şeyle karşılaştım orada. Biri veranda bankım, ikincisi şezlongum. Sonra balkon masam, eski çam çalışma masam. Tanıdıklarla karşılaşmanın sıcaklığını yaşadım birden bire. Çıktık sonra oradan, havuza döndük. Havuz çevresindeki bitkileri merak ediyordum. Berberislerden biri dışında hepsi henüz yaşıyordu. Ama acilen suyun onlara ulaşması gerekiyordu. Yaşamlarını şimdiye kadar bana armağan olarak devam ettirebilmişlerdi besbelli ama şimdiden sonra benden ilgi bekliyorlardı.

Evin önüne, veranda yönüne yürüdük. M. yeni verandanın korkuluklarının nasıl yanmadan kalabildiğine hayret edip dururken ben ortaya yaptırdığım yeni merdivenlerden verandaya tırmandım. Bir yandan da evin çizgisini değiştirmenin Masal Evi’nin hoşuna gitmediğini, üstelik gölge için şemsiye fikri dışında hiçbir çözüm üretememiş olmamı tıkanmışlık olarak algıladığını, belki de bana küstüğünü düşünüyordum. Onu bozmuştum. Yeni çizgi bir türlü onun ruhuma oturamamıştı. Sanki o, “ben böyle yeniliğin içine ederim” dedi.

Demiş olabilir mi gerçekten?

 

Yatak odamın zemininde çatının çökmesiyle düşüp kırılmış kiremitlerin üzerinde kenarları yanık, ortaları duran bazı kâğıt tomarları görünce ilgi ile içeri girdim. Günlüklerim olabilir mi diye düşündüm. İşle ilgili iki üç dokümandan sonra gözüme araziyi alış belgelerimin tomarı çarptı. Onca yanan şey içinde %35-40’ı da kalmış olsa bu anlamlı belgenin en yüzeyde duruyor olup karşıma çıkması çok ilginç geldi bana. Yanıma aldım.  Beni 19 Kasım 1996 gününe taşıyan bu belge bütün yaşanan zamanları düşündürtmek istiyordu anlaşılan.

Belki şansım varsa duvarda asılı olan oğlumun mektubunu da bulur muyum diye çok bakındım ama ne çerçevesinden iz vardı ne mektuptan.

Evin içini dolaştım detaylı. Yaşantıma dair kalmış bazı garip detaylar vardı ortalıkta, simsiyahtılar hepsi ama tanınıyorlardı. Tek tek onlara baktım. Bazılarının nasıl yanmadığına şaştım. Bazılarının da nasıl eriyip orada öylesine kaldığına. Her şey gerçeküstü bir boyutta idi sanki. Kara duvarlar içindeki mekânlar evin yatak odaları kanadında yer alırken, salon, mutfak ve depo-odanın duvarlarının sadece boyası yanmış, sıvası çıkmıştı ortaya. Duvarlar isli değildi hiç. Kara renge çalınmamıştı. Peki ama neydi aradaki fark?

Mutfakta çaydanlık kalıntıları, yerde pirinç şamdan. B.’nin hediye ettiği takımın kırık parçaları. Sofra yemek ansiklopedisinin ciltlerinden birinin sayfaları, erimiş cam yumurtalıklar, içi boşalmış çamaşır makinesi, camı patlamış fırın, büfe dolabının yanmamış sunta tabanı, ilk gözüme çarpanlar. Salona, temizlenen yere doğru yürüyorum. Yerdeki rabıtanın yer yer cilası ile duruyor olmasına şaşıyorum. M. bahçeden bağırıyor; “çöker dikkat et, dolaşma” diye. O benden de şaşkın ve dağınık. Çoktan beridir bina içindeyim oysa, taban nereye çökecek?

Şöminenin üzerinde asılı olan E.’nin bir tablosunun çivide sarkan zincirini görüyorum. Her şey yanmış, askısı kalmış. Geride kalanlar böyle bir şey işte….bir halka, bir zincir. Yılların esaretini anlatır gibi…